Geçen gün, yani bayramın ikinci günü teyze oğlumun düğünü vardı, Denizli'de, hem de Gül'ün Gül'ününkinden birgün önce, ve bu kez ben de katılabildim.
Zorlu bir bayram yolculuğunun ardından varılan Denizli, oldukça hareketli geçen günler, ilk günün sabahı varabildim zaten, doğru dedemlere gittik, öğlene kadar oradaydık, gelenlerle bayramlaşma safhası, sonra da geçen seneden beri gidemediğim köy, geceye kadar uzun bir ev dolaşması, gece yarısı döndük evimize, ve uzun aylardan sonra ilk gecem evimde.
Ve işte 2. gün, yani düğün günü, sabah erken kalkma, düğün yemeğine gidiş, bayram nedeni ile pek de kalaba değildi yemek, garsonlar da izinli olunca, biz dağıttık yemekleri saatlerce ayakta, sonra süslenme zamanı ve tabii ki bayanların kuaförü, önce kısa bir servisçilik yaptım onlara, sonra geri aldım kuaförden, ve en güzel vakit "gelin alma konvoyu", sıra sıra arabalar gelin almaya gittik, meşakatli bir turdan sonra döndük eve, takımları giyip doğru düğün salonuna, geceye kadar oyun, eğlence :P dans :).
Komik oluyor yerel düğünler, org başında bir adam, müzik dediğinde ne anladığı meçhul, çoğu kasetten onlarca iğrenç şarkı, ve orga kaydedilmiş tanıdık her düğünde çalan müzikler. İşin ilginci her tür oyun havasını çalarlar sırası ile, yerelmiş değilmiş hiç önemi yok. Müzikten ne anladığı meçhul dedim ya, arkadaş dans müziği olarak bizlere "veda busesi"ni çaldı, büyük ihtimal başkasını bilmediğinden, ama el insaf ya hu, zaten çoğunu kasetten çalıyorsun, koy bir dans şarkısı daha, iğrenç melodileri geçtim, veda busesi düğünde nedir ya hu?!?
ilginç bir düğün oldu, yok ilginç derken gülünki gibi 1000 misafire 4000 polis olduğu için değil ya da metro seferlerindeki polis
korumaları ile gezdirilen makinistlerden dolayı da değil, ilk kez yakınen tanımadığım bir eşi olacaktı evlendirdiğimiz akrabamın. Şöyle ki biz erkek tarafıyız burada ve ben gelin tarafından bihaberdim, iyi ki de öyleymişim, mümkünse hiç de haberdar olmayayım, ve sanırım ilk kez de bir yakın akrabalarım ile oturup kalkmayacağım pek.
Gelin hanımın abisi ve bir bölük tayfası var, kendilerine ilginç isimler takan, bizim ise kısaca odun dediğimiz, ve onlarcasının ancak bir yarım akıl edebildiği için beraber gezdiği, arada ulayan, bir sürü berduş, babaları desen, odun misli odun, bağırları bir karış açık, yakalar göğe bakan, simsiyah giyinip beyaz çoraplarla ben burda odunum diyen tipler, ha birde ellerinde parlayan, karanlıkta kaybolursak kolay bulsunlar diye kendini belli eden tesbihler, toplu alınca indirim yapılmış sanırım, herbirinin elinde vardı. Odun dediysem, çevrenizdeki ağaçlara bakmayın sakın, öyle orman gibi kardeşçesine yaşanılan, bunlar ayrı bir odun, işlenmesi mümkün olmayan.
Sade bir düğündü aslında, öyle arap tayfaları gibi şatafatlı değil, padişahlardan kalma gösterişlere de sahip değildi, kimbilir ortaya saçılacak fazla paralarının ya da kıçından petrol fışkıran şeyhlerin altına yatmadıklarındandır, ben söylemiştim aslında onlara, en azından üç beş kişi çarşaf giyseydi 3-5 polis ve belediye tayfası da gelirdi ama olmadı işte, başka düğünlere gitmişlerdir belki de.
Zorlu bir bayram yolculuğunun ardından varılan Denizli, oldukça hareketli geçen günler, ilk günün sabahı varabildim zaten, doğru dedemlere gittik, öğlene kadar oradaydık, gelenlerle bayramlaşma safhası, sonra da geçen seneden beri gidemediğim köy, geceye kadar uzun bir ev dolaşması, gece yarısı döndük evimize, ve uzun aylardan sonra ilk gecem evimde.Ve işte 2. gün, yani düğün günü, sabah erken kalkma, düğün yemeğine gidiş, bayram nedeni ile pek de kalaba değildi yemek, garsonlar da izinli olunca, biz dağıttık yemekleri saatlerce ayakta, sonra süslenme zamanı ve tabii ki bayanların kuaförü, önce kısa bir servisçilik yaptım onlara, sonra geri aldım kuaförden, ve en güzel vakit "gelin alma konvoyu", sıra sıra arabalar gelin almaya gittik, meşakatli bir turdan sonra döndük eve, takımları giyip doğru düğün salonuna, geceye kadar oyun, eğlence :P dans :).
Komik oluyor yerel düğünler, org başında bir adam, müzik dediğinde ne anladığı meçhul, çoğu kasetten onlarca iğrenç şarkı, ve orga kaydedilmiş tanıdık her düğünde çalan müzikler. İşin ilginci her tür oyun havasını çalarlar sırası ile, yerelmiş değilmiş hiç önemi yok. Müzikten ne anladığı meçhul dedim ya, arkadaş dans müziği olarak bizlere "veda busesi"ni çaldı, büyük ihtimal başkasını bilmediğinden, ama el insaf ya hu, zaten çoğunu kasetten çalıyorsun, koy bir dans şarkısı daha, iğrenç melodileri geçtim, veda busesi düğünde nedir ya hu?!?
ilginç bir düğün oldu, yok ilginç derken gülünki gibi 1000 misafire 4000 polis olduğu için değil ya da metro seferlerindeki polis
korumaları ile gezdirilen makinistlerden dolayı da değil, ilk kez yakınen tanımadığım bir eşi olacaktı evlendirdiğimiz akrabamın. Şöyle ki biz erkek tarafıyız burada ve ben gelin tarafından bihaberdim, iyi ki de öyleymişim, mümkünse hiç de haberdar olmayayım, ve sanırım ilk kez de bir yakın akrabalarım ile oturup kalkmayacağım pek.Gelin hanımın abisi ve bir bölük tayfası var, kendilerine ilginç isimler takan, bizim ise kısaca odun dediğimiz, ve onlarcasının ancak bir yarım akıl edebildiği için beraber gezdiği, arada ulayan, bir sürü berduş, babaları desen, odun misli odun, bağırları bir karış açık, yakalar göğe bakan, simsiyah giyinip beyaz çoraplarla ben burda odunum diyen tipler, ha birde ellerinde parlayan, karanlıkta kaybolursak kolay bulsunlar diye kendini belli eden tesbihler, toplu alınca indirim yapılmış sanırım, herbirinin elinde vardı. Odun dediysem, çevrenizdeki ağaçlara bakmayın sakın, öyle orman gibi kardeşçesine yaşanılan, bunlar ayrı bir odun, işlenmesi mümkün olmayan.
Sade bir düğündü aslında, öyle arap tayfaları gibi şatafatlı değil, padişahlardan kalma gösterişlere de sahip değildi, kimbilir ortaya saçılacak fazla paralarının ya da kıçından petrol fışkıran şeyhlerin altına yatmadıklarındandır, ben söylemiştim aslında onlara, en azından üç beş kişi çarşaf giyseydi 3-5 polis ve belediye tayfası da gelirdi ama olmadı işte, başka düğünlere gitmişlerdir belki de.
Etiketler: düğün
Hiçbir elmayı bu kadar çok sevmemiştim, ve sanırım hiçbir elma da beni. Hiçbiri ama hiçbiri böyle kırmızı, böyle tatlı ve böylesine dolu olmamıştı, hiçbir elma bu tadı bırakamazdı ağzımda. Ve iyi ki tattım...
Sonu gelmez sanırsın ya yerken, hiç doymam, özellikle iftarda anlarsın bunu, o kadar çok acıkmışsın, dolu dolu bir sofra, hiç doyamayacakmış gibi saldırırsın, ama bir bakarsın daha yarılamadan kesilmişsin, doymaz sandığın gözünmüş aslında, hiç sormadığın miden ise dolmuş çoktan. Öyle sandım ben de, öle bir yer sandım ki orayı hiç bitmez, öyle bir tad ki hiç baymaz. Bitti işte, hem de sandığımdan çabuk, gördüğümü sandığım ışık değilmiş, yanılsama ve belki de yanlış, bilmiyorum ama tek bildiğim ışık değilmiş.
Siz hiç böyle bir elma tattınız mı bilmiyorum, ben tatmamıştım, öyle ki ısırırken korkarsınız incitmekten, sanki canı yanar sanarsınız, kesmeye kıyamazsınız, hele ki bıçağa dokunmak bile acı verir. Bir ısırık alsam, hem ben tatsam hem de o bitmese dersiniz, sanırsınız siz yemedikçe o kalacak öyle, ben zarar vermesem hiç incinmez dersiniz. Koruyayım dedim, sakınayım, en azından ben incitmeyeyim, hiç kötü söz söylemeyeyim, olmadı, olmadı işte. Ben istesem de istemesem de bitti, hem de benim elimde olmadan, kendi ellerimle. Düşürdüm elmamı balkondan, düştü ve paramparça oldu, ben daha tadına doyamadan, bitti gitti öylece.
Siz de tanısanız öyle severdiniz ki, onunla hayat çok zevklidir, hergünün ayrı heyacanlı geçer, yasak yoktur, yapılmaz diyeceğin hiçbirşey... Öyle sıcaktır ki elleri, bilmem siz hiç sobaya dokundunuz mu, ben dokundum elim yanmıştı, işte ilk kez sobadan başka birşey bu kadar sıcak geldi bana, ama dokunmaya doyamadım, aylarca gün ve gün dokundum, tuttum ellerini sımsıcak, ve bitti şimdi, hem de ben ellerimi çektim ondan, öylesine fütursuzca, bilmem belki de yanmaya başladı ellerim, belki de çıkacak dumanı gördüm, ve çektim...
Hayat onunla heryerde zevklidir, buz gibi bir havada beşiktaş vapurunda dışarda oturmak bile, buz gibi titrerken vücudun ona sarılmak, ısındığını sanmak, yaşamaktır onunla herşey, modaya gitmek, beyoğlunda oturup saatlerce birbirine bakmak, tünel bile zevkli gelir insana, içenlere sarhoşlara bakmazsın, senden başkası yoktur yaşayan, saatleri bilmezsin, zaman durmuştur çünkü onun için belki de farkedemedim, madem vakit akmıyor bitmez sandım.
Yoldan çıktık bir kere, dönülmüyor, hangimiz sağ çıkar bilmem ama kapanmaz yaram.
Artık hiçbiryer tad vermiyor, ilk kez bu otobüs böylesine iğrenç geldi gözüme, ilk kez metro pis kokuyordu, ilk kez bu kadar çok uzamıştı merdivenler, lanet olasıca ev ne kadar da uzakmış metroya, ben ilk kez yürüdüm bu yolu sanırım. Yanılmıyorsam, onu alıp eve getirdiğim ve geri bıraktığım metro başka duraktı, imkansız bir gecede bu kadar uzayamaz yollar, kim değiştirdi metroyu, nasıl pis kokar bir gecede, hergün bindiğimiz, seni yurda götürdüğüm araç bu değil miydi yoksa...Uzun bir süre itü yok artık, borsa durağına giden araçlar, toprak yol yok. 129K lar bensiz kalacak, binmeyeceğim bir daha, aynı yola çift bilet atıp başka otobüsler ile gideceğim, istanbul kozyatağı'sız ben onsuzum artık, giderek yollar uzadı ve hiç bitmez bir hal aldı, artık yollar değil ben tükeniyorum.
Biralar tatsızmış meğersem hatta iğrençmiş, bir daha ağzıma sürmeyeceğim, onlayken içtiğim neydi acaba, karanlıkta görmediğim, kraft yok artık, kraft'sız bir beyoğlu var.
O konuşurken herkes susuyor biliyor musun, herkes onu dinliyor, öyle güzel bir sesi var ki, sadece ben değil herkes hayran oluyor, sen bilmiyorsun tabi sana hiç söylemedi 'Kıyamam'ı, bana onlarca kez söyledi ve bir daha dinleyemem sanırım artık. Herşeyi anlatır, sanki sen günde bir iki saat yaşıyormuşsun gibi gelir onun yanında, ya da o 24 saatten uzun yaşıyor, o kadar dolu anlatır ki gününü, 10 dakikası bir kontörden 100 lerce kontör harcarsın bir haftada, ve en sonunda biten kontörlere değil daha dinleyemediklerine yanarsın. Binlerce kez her gün söylediği o iki kelimeyi ilk kez duyuyormuşcasına , her ama her defasında aynı heyecanı duyarsın. Yanından akıp giden kalabalığı umursamazsın, sımsıkı sararsın, öper öper doymazsın, bir sen var sanırsın koca caddede. Onlarca arkadaşını yitirirsin, onlarca insan girer çıkar hayatına onlayken, görmez gözün kimseyi, umursamazsın, bırakırsın ve kopup gider onlarcası. Tutunacak başka dal yok sanırsın, bıraksam ellerini uçup gider diye korkarsın, bırakamazsın. Şiirler yazarsın ona, yazdıklarını okur küçük görürsün kendini- ona layık değil dersin,
Telaşla ellerini tutup
küçük bir çocuğun taşıdığı heyecanı duyan
ben
ürkek bakışlar atarken,
dudaklarımı öpüp
içimin tir tir titrediği anda bana sarılan,
hayatı sevdiren
Ah! sen, sen, sen ...
Bitti, uçak yolculuğu gibi geçip gitti, yıldızlar gibi kaydı, dilek bile tutamadan geçti gitti, kar suları gibi eridi ve gitti...
Hiç cevabını vermediğin soruları soruyorum
sözlerin yok
Hiç kırpmadan gözlerimi, gözlerine bakıyorum
bakışların yok
Yüreğime sığmıyor heyecanım, ne yapsam?
Sessizce tutsam karışır mısın?
içimi kar suları gibi eriten
sıcacık ellerini...
Karışmazsın bilirim, hatta sen de tutarsın, hoşçakal derken bile sımsıkı sararsın,
sen "ben seni bir daha göremem, nolur git derken", o ellerini sarar, üşüyorsun der, ısıtmaya çalışır, şaşarsın, başkasına söyledim sanırsın, duymadı herhalde dersin, sessiz çığlıklar atarsın, ve kaçıp gidersin, o ise seni merak edip sanki az önce ayrılan siz değilmişsiniz gibi seni arar, merak ettim vardın mı der, seni sorar. Arama dersin, arama...
Sonu gelmez sanırsın ya yerken, hiç doymam, özellikle iftarda anlarsın bunu, o kadar çok acıkmışsın, dolu dolu bir sofra, hiç doyamayacakmış gibi saldırırsın, ama bir bakarsın daha yarılamadan kesilmişsin, doymaz sandığın gözünmüş aslında, hiç sormadığın miden ise dolmuş çoktan. Öyle sandım ben de, öle bir yer sandım ki orayı hiç bitmez, öyle bir tad ki hiç baymaz. Bitti işte, hem de sandığımdan çabuk, gördüğümü sandığım ışık değilmiş, yanılsama ve belki de yanlış, bilmiyorum ama tek bildiğim ışık değilmiş.Siz hiç böyle bir elma tattınız mı bilmiyorum, ben tatmamıştım, öyle ki ısırırken korkarsınız incitmekten, sanki canı yanar sanarsınız, kesmeye kıyamazsınız, hele ki bıçağa dokunmak bile acı verir. Bir ısırık alsam, hem ben tatsam hem de o bitmese dersiniz, sanırsınız siz yemedikçe o kalacak öyle, ben zarar vermesem hiç incinmez dersiniz. Koruyayım dedim, sakınayım, en azından ben incitmeyeyim, hiç kötü söz söylemeyeyim, olmadı, olmadı işte. Ben istesem de istemesem de bitti, hem de benim elimde olmadan, kendi ellerimle. Düşürdüm elmamı balkondan, düştü ve paramparça oldu, ben daha tadına doyamadan, bitti gitti öylece.
Siz de tanısanız öyle severdiniz ki, onunla hayat çok zevklidir, hergünün ayrı heyacanlı geçer, yasak yoktur, yapılmaz diyeceğin hiçbirşey... Öyle sıcaktır ki elleri, bilmem siz hiç sobaya dokundunuz mu, ben dokundum elim yanmıştı, işte ilk kez sobadan başka birşey bu kadar sıcak geldi bana, ama dokunmaya doyamadım, aylarca gün ve gün dokundum, tuttum ellerini sımsıcak, ve bitti şimdi, hem de ben ellerimi çektim ondan, öylesine fütursuzca, bilmem belki de yanmaya başladı ellerim, belki de çıkacak dumanı gördüm, ve çektim...
Hayat onunla heryerde zevklidir, buz gibi bir havada beşiktaş vapurunda dışarda oturmak bile, buz gibi titrerken vücudun ona sarılmak, ısındığını sanmak, yaşamaktır onunla herşey, modaya gitmek, beyoğlunda oturup saatlerce birbirine bakmak, tünel bile zevkli gelir insana, içenlere sarhoşlara bakmazsın, senden başkası yoktur yaşayan, saatleri bilmezsin, zaman durmuştur çünkü onun için belki de farkedemedim, madem vakit akmıyor bitmez sandım.
Yoldan çıktık bir kere, dönülmüyor, hangimiz sağ çıkar bilmem ama kapanmaz yaram.
Artık hiçbiryer tad vermiyor, ilk kez bu otobüs böylesine iğrenç geldi gözüme, ilk kez metro pis kokuyordu, ilk kez bu kadar çok uzamıştı merdivenler, lanet olasıca ev ne kadar da uzakmış metroya, ben ilk kez yürüdüm bu yolu sanırım. Yanılmıyorsam, onu alıp eve getirdiğim ve geri bıraktığım metro başka duraktı, imkansız bir gecede bu kadar uzayamaz yollar, kim değiştirdi metroyu, nasıl pis kokar bir gecede, hergün bindiğimiz, seni yurda götürdüğüm araç bu değil miydi yoksa...Uzun bir süre itü yok artık, borsa durağına giden araçlar, toprak yol yok. 129K lar bensiz kalacak, binmeyeceğim bir daha, aynı yola çift bilet atıp başka otobüsler ile gideceğim, istanbul kozyatağı'sız ben onsuzum artık, giderek yollar uzadı ve hiç bitmez bir hal aldı, artık yollar değil ben tükeniyorum.
Biralar tatsızmış meğersem hatta iğrençmiş, bir daha ağzıma sürmeyeceğim, onlayken içtiğim neydi acaba, karanlıkta görmediğim, kraft yok artık, kraft'sız bir beyoğlu var.
O konuşurken herkes susuyor biliyor musun, herkes onu dinliyor, öyle güzel bir sesi var ki, sadece ben değil herkes hayran oluyor, sen bilmiyorsun tabi sana hiç söylemedi 'Kıyamam'ı, bana onlarca kez söyledi ve bir daha dinleyemem sanırım artık. Herşeyi anlatır, sanki sen günde bir iki saat yaşıyormuşsun gibi gelir onun yanında, ya da o 24 saatten uzun yaşıyor, o kadar dolu anlatır ki gününü, 10 dakikası bir kontörden 100 lerce kontör harcarsın bir haftada, ve en sonunda biten kontörlere değil daha dinleyemediklerine yanarsın. Binlerce kez her gün söylediği o iki kelimeyi ilk kez duyuyormuşcasına , her ama her defasında aynı heyecanı duyarsın. Yanından akıp giden kalabalığı umursamazsın, sımsıkı sararsın, öper öper doymazsın, bir sen var sanırsın koca caddede. Onlarca arkadaşını yitirirsin, onlarca insan girer çıkar hayatına onlayken, görmez gözün kimseyi, umursamazsın, bırakırsın ve kopup gider onlarcası. Tutunacak başka dal yok sanırsın, bıraksam ellerini uçup gider diye korkarsın, bırakamazsın. Şiirler yazarsın ona, yazdıklarını okur küçük görürsün kendini- ona layık değil dersin,Telaşla ellerini tutup

küçük bir çocuğun taşıdığı heyecanı duyan
ben
ürkek bakışlar atarken,
dudaklarımı öpüp
içimin tir tir titrediği anda bana sarılan,
hayatı sevdiren
Ah! sen, sen, sen ...
Bitti, uçak yolculuğu gibi geçip gitti, yıldızlar gibi kaydı, dilek bile tutamadan geçti gitti, kar suları gibi eridi ve gitti...
Hiç cevabını vermediğin soruları soruyorum
sözlerin yok
Hiç kırpmadan gözlerimi, gözlerine bakıyorum
bakışların yok
Yüreğime sığmıyor heyecanım, ne yapsam?
Sessizce tutsam karışır mısın?
içimi kar suları gibi eriten
sıcacık ellerini...
Karışmazsın bilirim, hatta sen de tutarsın, hoşçakal derken bile sımsıkı sararsın,
sen "ben seni bir daha göremem, nolur git derken", o ellerini sarar, üşüyorsun der, ısıtmaya çalışır, şaşarsın, başkasına söyledim sanırsın, duymadı herhalde dersin, sessiz çığlıklar atarsın, ve kaçıp gidersin, o ise seni merak edip sanki az önce ayrılan siz değilmişsiniz gibi seni arar, merak ettim vardın mı der, seni sorar. Arama dersin, arama...
Etiketler: kırlangıç
Gel şu Pekmekden bir tat, gör bak Hayat ne Rahat!
0 Yorum Var Yazan Ozias --> tarih : Cuma, Ekim 05, 2007 saat 22:49.
Ne yoğun bir tattır pekmez, az biraz fazla yesen şeker komasına sokacak sanırsın insanı, hele ki
az sulandırıp içeyim desen, aman aman. Eh bir şerbeti fena olmaz, ama suyu çok olacak ki yoğunluğu azalsın. Enerji içecekleri halt etmiş yanında, kendi üzümünden yaptığın pekmez gibisi yok hayatta. Babam bir de bunu Tahin ile karıştırıp yerdi, ben hiç sevemem tahini, tahinli pekmezi hiç hiç sevemem. Helvada da öyledir, irmik helvasının üstüne tanımam :)
Ramazan geldi ya, hatta geçti bitiyor ya, iftarlar işte yemeğe tad veriyor, yediğinin tadına varıyorsun, diline damağına değiyor yiyecekler. En güzeli de toplu iftarlar, yarın beşinci toplu iftarımız olacak ve umarım diğerleri kadar güzel, tadına doyulmaz olur, hatta olacak eminim :P
Sanırım ben bu yoğunluğa alıştım, hatta sevdim bile denebilir. Böyle koşturarak yaşamak hoşuma gitti, hiçbirşey bitmiyor hatta çoğu şey yetişmiyor da ama olsun son dakikaya kadar zevkli geliyor, o eski boş saatleri özlemiyorum dahi, hafta sonları bile dolu dolu. Hiçbirşey düşündüğüm gibi olmadı aslında, yoğunluğun zorluğu rahatımı kaçırır demiştim, aksine rahat gelmeye başladı yavaştan. İş ile elime geçen bol para harca harca bitmez sanırdım, hiçbir ay artı ile çıkamaz oldum, acele ediyormuşum gibi bir his var içimde :) Neden acaba??
Böyle bazen özlüyormuşum gibi geliyor, çok istiyorum, keşke yanımda olsa diyorum, sonra bir anda geçiyor. Ama öyle hızlı geçiyor ki farkına bile varamıyorum, bir anda onu düşünürken bir bakıyorum başka şeyler düşünmeye başlamış ve hatta unutmuşum bile, ne istiyorum acaba, neye doymuyorum da böyle oluyor. Eskiden ben doyumsuz bir insan değildim, çoğu insan böyle söyler bilirim ama gerçekten öyle değildim, bilen bilir elimdeki ile öyle bir yetinirdim ki o bana dünyanın en değerlisi gelirdi, zamanla değişiyor mu ne, sanki çevremdekiler 'tü kaka' olmaya başladı, uzaktakilere özenir oldum, gidesim var hafiften, kaçasım. Ama bir çözüm buldum, şimdi söyleyemem ama gerçekten bir yol buldum kendime, beni kurtaracak, çıkaracak bu delikten. Işığı görüyorum biliyor musun?
Tahammül ne güzel bir kelimedir, hatta kelimelerin en güzeli en manalısıdır, öyle çok anlam taşır ki içinde hiçbir cümle onun ağırlığına yakışmaz. Karanlığa tahammül etmek güçtür, ışığı buldu mu insanın kaçası gelir. Sıkıntıya, zorluğa, derde tahammül daha da güç. Bir yandan farkediyorum da hayat bu tahammüllerin toplamı, onlara ne denli katlanabildiğine bakıyor. Bir arkadaşım var, benimle ilgisiz bir bölümdendi (bir an öğrenci gibi hissettim kendimi), tamam söylüyorum Mimarlık bölümü, hiç anlamam, bir ilgim de yok, aksine çizim en beceremediğim iki şeyden biridir, diğeri de üç boyutlu tasarım. Ama onu dinlemek, derslerini, yaptığını, hatta ödevini anlatırken ilgilenmek müthiş gelirdi. Biliyorum kendimi biri bir mimarlık kitabı uzatsa bakmam bile ancak onun hiç anlamadığım ödevleri ile saatlerce uğraşmak zevk verirdi, bak hala aklımda, 'Cladding Wall' bile araştırıp öğrenmiştim, sırf ödeve anlamsız birşey yazmayayım diye, şimdi dönüp bakıyorum da ne tahammülmüş benimki, üstüne üstlük o bunları değerden bile saymamış, ama yanmıyorum o günlere, hatta imreniyorum, kimbilir yine olsa yine yaparım
belki, ben bilirim elbette, ve yaparım diyorum işte. Bugün farkettim de o benim anlattıklarıma tahammül edemiyor, işten bahset diyor, biliyorum çok yabancı ona ama anlatıyorum ayrıntısı ile bir bakıyorum uzaklaşmış gözleri, katlanamıyor, kızıyor muyum, yok yok hayır kesinlikle, normal olanı bu, tahammül zordur, beklemem de zaten, ama bir anaya evladının altını değiştirirkenki kokusu gül bahçesi gelirmiş, tahammüldür bu işte, kaçılıp gidilmesi gereken zevk veriyorsa ne mutlu değil mi? Vermiyorsa?!? E bu normal olanı, herkese vermez zaten, veriyorsa anasındır, sevgilisindir, cansındır canansındır, vermiyorsa kasmamalı insan, hele hele sevmek kelimesini ağza almamalı.
Tamam vazgeçtim, kıyaslamıyorum, isterse alabilir, sana ne benim sevgim bu der, tamam alsın, peki, ama ben anlamıyorum, kuru üzüme tatlı diyen insan, pekmezi nasıl yer, hele hele bardak bardak nasıl içer?
az sulandırıp içeyim desen, aman aman. Eh bir şerbeti fena olmaz, ama suyu çok olacak ki yoğunluğu azalsın. Enerji içecekleri halt etmiş yanında, kendi üzümünden yaptığın pekmez gibisi yok hayatta. Babam bir de bunu Tahin ile karıştırıp yerdi, ben hiç sevemem tahini, tahinli pekmezi hiç hiç sevemem. Helvada da öyledir, irmik helvasının üstüne tanımam :)Ramazan geldi ya, hatta geçti bitiyor ya, iftarlar işte yemeğe tad veriyor, yediğinin tadına varıyorsun, diline damağına değiyor yiyecekler. En güzeli de toplu iftarlar, yarın beşinci toplu iftarımız olacak ve umarım diğerleri kadar güzel, tadına doyulmaz olur, hatta olacak eminim :P
Sanırım ben bu yoğunluğa alıştım, hatta sevdim bile denebilir. Böyle koşturarak yaşamak hoşuma gitti, hiçbirşey bitmiyor hatta çoğu şey yetişmiyor da ama olsun son dakikaya kadar zevkli geliyor, o eski boş saatleri özlemiyorum dahi, hafta sonları bile dolu dolu. Hiçbirşey düşündüğüm gibi olmadı aslında, yoğunluğun zorluğu rahatımı kaçırır demiştim, aksine rahat gelmeye başladı yavaştan. İş ile elime geçen bol para harca harca bitmez sanırdım, hiçbir ay artı ile çıkamaz oldum, acele ediyormuşum gibi bir his var içimde :) Neden acaba??
Böyle bazen özlüyormuşum gibi geliyor, çok istiyorum, keşke yanımda olsa diyorum, sonra bir anda geçiyor. Ama öyle hızlı geçiyor ki farkına bile varamıyorum, bir anda onu düşünürken bir bakıyorum başka şeyler düşünmeye başlamış ve hatta unutmuşum bile, ne istiyorum acaba, neye doymuyorum da böyle oluyor. Eskiden ben doyumsuz bir insan değildim, çoğu insan böyle söyler bilirim ama gerçekten öyle değildim, bilen bilir elimdeki ile öyle bir yetinirdim ki o bana dünyanın en değerlisi gelirdi, zamanla değişiyor mu ne, sanki çevremdekiler 'tü kaka' olmaya başladı, uzaktakilere özenir oldum, gidesim var hafiften, kaçasım. Ama bir çözüm buldum, şimdi söyleyemem ama gerçekten bir yol buldum kendime, beni kurtaracak, çıkaracak bu delikten. Işığı görüyorum biliyor musun?Tahammül ne güzel bir kelimedir, hatta kelimelerin en güzeli en manalısıdır, öyle çok anlam taşır ki içinde hiçbir cümle onun ağırlığına yakışmaz. Karanlığa tahammül etmek güçtür, ışığı buldu mu insanın kaçası gelir. Sıkıntıya, zorluğa, derde tahammül daha da güç. Bir yandan farkediyorum da hayat bu tahammüllerin toplamı, onlara ne denli katlanabildiğine bakıyor. Bir arkadaşım var, benimle ilgisiz bir bölümdendi (bir an öğrenci gibi hissettim kendimi), tamam söylüyorum Mimarlık bölümü, hiç anlamam, bir ilgim de yok, aksine çizim en beceremediğim iki şeyden biridir, diğeri de üç boyutlu tasarım. Ama onu dinlemek, derslerini, yaptığını, hatta ödevini anlatırken ilgilenmek müthiş gelirdi. Biliyorum kendimi biri bir mimarlık kitabı uzatsa bakmam bile ancak onun hiç anlamadığım ödevleri ile saatlerce uğraşmak zevk verirdi, bak hala aklımda, 'Cladding Wall' bile araştırıp öğrenmiştim, sırf ödeve anlamsız birşey yazmayayım diye, şimdi dönüp bakıyorum da ne tahammülmüş benimki, üstüne üstlük o bunları değerden bile saymamış, ama yanmıyorum o günlere, hatta imreniyorum, kimbilir yine olsa yine yaparım
belki, ben bilirim elbette, ve yaparım diyorum işte. Bugün farkettim de o benim anlattıklarıma tahammül edemiyor, işten bahset diyor, biliyorum çok yabancı ona ama anlatıyorum ayrıntısı ile bir bakıyorum uzaklaşmış gözleri, katlanamıyor, kızıyor muyum, yok yok hayır kesinlikle, normal olanı bu, tahammül zordur, beklemem de zaten, ama bir anaya evladının altını değiştirirkenki kokusu gül bahçesi gelirmiş, tahammüldür bu işte, kaçılıp gidilmesi gereken zevk veriyorsa ne mutlu değil mi? Vermiyorsa?!? E bu normal olanı, herkese vermez zaten, veriyorsa anasındır, sevgilisindir, cansındır canansındır, vermiyorsa kasmamalı insan, hele hele sevmek kelimesini ağza almamalı.Tamam vazgeçtim, kıyaslamıyorum, isterse alabilir, sana ne benim sevgim bu der, tamam alsın, peki, ama ben anlamıyorum, kuru üzüme tatlı diyen insan, pekmezi nasıl yer, hele hele bardak bardak nasıl içer?